29 Ağustos 2012

Biriktirdiğim Anlar





Puslu bir İstanbul sabahında, tatilden bahsetmek biraz acı:( veriyor insana.. ama nedense güzel anlar çabucak siliniyor bellekten, hiç yaşanmamış gibi geliyor insana.. Bu yüzden yazdan birikenleri kayda almak, küçük tatları kayda geçmek gerekir ki, dönüp tekrar tekrar bakalım, değil mi? Öyleyse başlayalım!
Tatil benim için sadece deniz, kum, güneş değil, tüm duyularımın harekete geçtiği (özellikle tat alma duyusu elbette:) antenlerimin açık olduğu,  bakıp da göremediğim her şeyi, tadıp da tadını alamadıklarımı,  dokunup da hissedemediklerimi algılamak, kulağıma hoş gelen sesleri  duymak istediğim bir zaman dilimi.. O yüzden mümkün olduğunca tadını çıkarmaya çalıştım bu küçücük anların..

Bodrum Yolu görününce çok sevindik!

Bekleyiş.. Bitmek bilmeyen Temmuz sarısı sıcak.. O günlerde  Sevgili Serdar Benli’nin bloğunu keşfedip Bodrum’a yerleşme hayalleri kurmaya başlamıştım! Hayaller şimdilik gerçeğe dönüşemese de bir köşede demlenmeye bırakıldı.

Arion Resort Otelinde balkondan manzara

Bu yaz arabayla yolculuk yapmaya karar verdik.




    

 Planımız, mavi yolculuk öncesi  üç günü, sonrasında da 4 günü Bodrum civarında geçirmekti. İnternetten aradım, taradım Arion Resort adlı butik oteli buldum. Arion Resort, Gümüşlük Koyunbaba koyunda bir yamaçta konumlanan, yeşillikler içinde ve süit odaları olan bir otel.  Yamaçta olması nedeniyle, denize yaklaşık 100 merdivenle ulaşılan bir asansörle iniliyor. Odalar ferah, ancak hizmet kalitesinden bahsetmek çok zor. Bir de deniz sürekli dalgalıydı biz oradayken. 






Gümüşlük’e denizi için gidilmez zaten. Ne için gidilir derseniz, sanırım en çok mavi sandalyeli çay bahçesini ve orada içtiğim ada çayını, bir de küçücük dükkanında birbirinden hoş baskı fularlarını ve tişörtlerini satan Şükran hanımın “Gümüş Kediler” dükkanını en çok sevdim.. Lokmacı Ana’nın Mandalina reçeli de favorilerimden..


Gümüşlük'ün kediler
Gümüşlük'te mavi sandalyeli kahve


 Gümüşlük’te son derece popüler olmuş bir mekan daha var. Adı “Limon”. Bir kere uğrayıp oturmadan ayrıldık.. Nedense bu kadar “in” :) olmuş yerler bende bir antipati yaratıyor.. Herkesin önünde sıraya girdiği ve bir kaç gün önceden rezervasyonla gidilebilen yerlere karşı bir çekincem var. Denemediğim için bir yorum yapmıyorum, ama Limon’u sakin bir zamanda, tatil sezonu dışında deneyimlemeyi düşünüyorum.  Kıyıdaki balıkçılar fazla turistik olmuş, balık yemek için  Yalıkavak’taki Sait, Deniz Kızı ve Çardaklı’yı tercih ettik. Sait oldukça ün yapmış, ününü de hakkediyor doğrusu.. Özellikle kalamarı harikaydı. Diğer mekanlara göre bir parça yüksek gelebilir hesap, ancak abartmadan (gerçi biraz zor ama) yerseniz makul bir hesap ödeyebilirsiniz. Deniz Kızı ise hem atmosfer hem de lezzet olarak  bana çok  uydu. Hele geç yenen bir öğle yemeği sırasında içtiğim rakının tadı  damağımda kaldı.. Çardaklı ise, Yalıkavak’ın içinde, fazla göze çarpmayan küçücük bir balıkçı lokantası, ama gerek ortamı, gerekse lezzetli mezeleri yabana atılmamalı.. Balıklı içli köftesini öneririm.  Gümüşlük’te bir de başka bir mekanı ararken kaybolup  da tesadüfen uğradığımız “Teldolap” var. Dağın başında taş bir ev görünümünde, içine girdiğinizde ise gerek atmosferi ve çalışanları, gerekse meşhur yaprak ciğeriyle “mutlaka bir daha gelmem lazım dedirten bir yer.. Haftanın belirli akşamları canlı ve oldukça kaliteli müzik de dinleyebiliyorsunuz.
İşte bunlar, biriktirdiğim anların bir kısmı.. Sanırım ben “an” koleksiyoncusu olmaya karar verdim:) Bir de Mavi Yolculuk var ki o da ayrı bir yazının konusu..




Gümüşlük Teldolap 


Yalıkavak'ta gün batımı


Yalıkavak






11 Eylül 2011

TATİL.. HEP ÖZLENEN ANLAR...


Ayvalık.. Canım Ayvalık.. Bu sene eski taş sokaklarda tarihin izlerinde dolaştım.. Turist değildim, yıllarca orada yaşamış, yıllardır yüz küsur yıllık evin terasında türk kahvemi yudumlamıştım.. Bu sene sevgili Sibel sayesinde keşfettim Ayvalık'ın başka yüzlerini. Hep özlem duyacağım, tekrar tekrar yaşasam da burnumda tütecek anlardı hepsi..


Dikili, Bademli koyu.. Kalem adasının karşısı.. Salkım Söğütler altında bakmaya doyamadığım bir gün batımı... Rakı, fava, deniz börülcesi, barbunun hası.. Daha ne olsun!

Hayatımızda özleyeceğimiz anların çoğalması dileğiyle..


Not: Yaklaşık iki senedir güncelleme yapmamıştım... Acemiliği atar atmaz daha çok paylaşımda bulunmak istiyorum. Tekrar merhaba bana uğrayan varsa!


08 Aralık 2009

BEDİŞ VE CANİŞ







Bediş kızımızdan bahsetmiştim. Ağustos başından beri bir de Caniş kızımız var. Huzurlarınızda Bediş ve Caniş:)






SONBAHAR... BELGRAD ORMANLARI



Bayramın ikinci günüydü sanırım.. Kışı kıskandıran pırıl pırıl bir hava.. Kuzenlerle buluşup Belgrad ormanlarına gittik. Hem ruhum dinlendi, hem gözlerim bayram etti. Bugünlerde kışın etkisiyle enerjim düştü, kendimi bir gün iyi, bir gün kötü hissediyorum. İçime kapandım, bıraksalar evde akşama kadar yatacağım. Bir insan bu kadar mı değişir mevsimlere göre..

Güneş yoksa ben de yokum!

20 Ocak 2009

ANORMAL NORMAL


Anormal normal.. Şevval Sam kendini böyle anlatıyor. Duyarlı olmak, doğal olmak, hani İngilizce'de "spontaneous" diye bir kelime vardır. Bizim kültürümüzde karşılığı var mı acaba? Çoğumuz bir adım atmadan yüz kere tartarız, aman ne derler böyle yaparsam? Normal mi değil mi? Sürüden ayrı kara koyun olmayayım da.. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın da... İçimizdeki sesi dinleyip, "spontan" davranabiliyor muyuz? Normal olan nedir? Doğalında gidemez mi hiçbir şey? Sorular, sorular, sorular... Cevapları bilen var mı? Varsa iki satır yazıverin ne olur.... Size "anormal normal" günler diliyorum. Şevval Sam'ı dinlemeniz belki bir işe yarar:))

24 Temmuz 2008

EVİMİZİN KIZI BEDİŞ




Kediler, yıllardır hayatımda önemli bir yere sahipler. İlk kedim "Pepsi" ben lise öğrencisiyken yerleşti evimize. Tekir beyaz, iri yeşil gözlü bıçkın bir erkek kedi.. 20 yıl boyunca beraberdik. Sonra, annesiz kalan bir yavru kız geldi evimize, neyse ki eşim de kedileri seviyor. Biz nişanlıyken ona teslim ettim Emoşu, 4 sene sonra elim bir kaza sonucu o da gitti Pepsi'nin yanına.. Çook üzüldük, bir daha hayatta kedi almam eve diyordum. Ama hep hissediyordum bir kedinin eksikliğini evde, kediciler bilir bunu. Emoş göçtüğünde oğlum Can 2 yaşındaydı, şimdi 8. Demek ki iyi dayanmışım yine. Sonra geçen sene Ocak ayında Can'ı okuldan alırken karşımıza tatlımı tatlı bir sarman yavru çıkmaz mı?? Nasıl oldu, taksiye nasıl bindik, eve getirdik anlamadım!! herşey birdenbire gerçekleşti:)

Sarman kızımızın adı Bediş oldu, kendisi pek oyuncu, cingöz birşey.. Çok da sevdiriyor kendini, pek sokulgan. Evin havası bir anda değişti onunla, artık bir kızımız olmuştu. Derken Haziran sonu bir gece, 7. kattan aşağıya düştü. Betonun üstüne.. Anlatamam yaşadığım üzüntüyü.. Allahtan, 24 saat hizmet verebilen bir veterinerimiz var, Bahçeşehir'de Asya Veteriner. Sahibi Sinan bey, bu işe gönül vermiş bir insan. Ne zaman arasak ulaşabiliyoruz. Hemen atlayıp götürdük Bedişi.. Şok geçiriyor, iç kanaması var ve sağ ön bacağı kırık.. İki saat kadar kanamayı durdurmak için ilaçlarla müdahale etti Sinan Bey.. Ve kızımız hayata döndü, mucizevi bir şekilde... Kırılan bacağı ameliyat edildi. Şimdi evde, yavaş yavaş haraketlenmeye başladı.. Çok şükür.. Enteresan bir şekilde huy değiştirdi bu olaydan sonra. Sürekli sevilmek istiyor, ilgi istiyor.. Haklı da. Ölümlerden döndü yumurcak.. İşte Bedişimizin hikayesi böyle... Ara sıra konuk olur bundan sonra buraya..

27 Şubat 2008

Çizmenin Burnunda bir Garip Cittanova-1


Neler neler oldu görüşmeyeli... En son Datça resimlerini, Ortam Pansiyonu günlüğüme yazacağım derken.. Birden bir taşınma: ev, iş herşey değişti. O kadar ani gelişti ki herşey. Artık ben İstanbul'luyum. Bunca yıl Ankara'da yaşadıktan sonra, doğal olarak biraz:)) sarsıntı yaşadım. Ancak kendime geliyorum ve yaşamın her anını sindirerek yaşamak istiyorum artık!!

Datça resimlerini şu anda ekleyemesem de, 2007 Kasım ayında gittiğim İtalya Cittanova'dan bazı anıları aktarmak istiyorum, özellikle de damak çatlatan (Sayın Yaşin'in kulakları çınlasın)cinsten lezzetleri paylaşmadan geçemeyeceğim...

Cittanova'yı benim gibi bir çoğunuz da duymamışsınızdır belki de. Sevgili Oya Kayacan'ın her zaman büyük bir keyifle izlediğim sitesinden edindiğim bilgilerle yola çıktım ben de.. Çizmenin burnunda ufacık bir köy.. Mafyanın egemen olduğu bir bölge. Bir eğitim gezisi olmasa, belki de gitmeyi hiç aklıma getirmeyeceğim. Öyle bir ağırlandık ki, öyle çok benzerlikler buldum ki kendimiz ve Cittanova halkı arasında.. En çok da o kenara itilmişlik duygusu, önemsenme ihtiyacı.. Müthiş İtalyan lezzetleri, harika insanlar: Vincenzo (Okul Müdürü) ve meslektaşlarım Natty, Carmen, Maria Teresa, Arianna.. Unutulmaz anlar, her yolculuk başka bir ufuk açıyor insanın önünde.. Aşağıdaki resimler Zomaro dağında bir kır Lokantası olan Ostello'dan. Porchini mantarının enfes lezzetini ilk kez burada tattım.. Birbirinden lezzetli yemekler, kırmızı şarap ve sohbet birleşince bir gece önce yeni tanışmış olan grup birden böyle kaynaşıverdi işte:) Şimdilik bu kadar, devamı çok yakında... Tekrar merhabaaa..



31 Ağustos 2007

Gönül Dostumdan harika bir armağan



Böyle güzel bir armağan alınca, üstelik sıcacık bir notla beraber kim sevinmez??? Sevgili gönül dostum, sana hem teşekkür ediyor, hem de çok özür diliyorum. Daha evimi taşıyamadan İstanbul' da işe başladım ve o güzel hediyemle beraber içindeki notta Ankara'da kaldı. Bana bir mesaj atarsan, sana bu sayfadan tekrar teşekkür edeceğim..ÇOK TEŞEKKÜRLER.. Kitabıma kavuşuncada,içindeki tarifleri zevkle uygulayıp sizlerle paylaşacağım. Ne mutlu böyle gönül dostları edinebilenlere...Ayrıca Sevda'ya da çoook teşekkürler böyle bir etkinliği düzenlediği için:)

23 Haziran 2007

ÇAYELİNDEN ÖTEYİ...


Çayı dalında hiç görmeyince böyle oluyor işte:)

Ayder Yaylasının dumanlı dağları, kalmak lazım oralarda birkaç gün..

İyi çekememişim Teyzeyi, çok tatlıydı..

Karadeniz bir başka güzel... Geçen sene Temmuz sonu Rize civarında çektiğimiz fotoğraflar... Başka söze gerek var mı? O uçsuz bucaksız yeşil ve mavinin arasında, bir de o çirkin yapılaşma olmasaydı, ne güzel olurdu......

22 Haziran 2007

AZRA VE CAN


Demetciğiiiim.. Ne kadar tatlılar değil mi? Yıllar sonra da böyle el ele olurlar inşallah:)

02 Haziran 2007

FINDIKLI TOPKEK

Bu top kekler, oğluma sık sık yaptığım, hem pratik, hem lezzetli, hem de besleyici kekler. Bazen okula giderken de çantasına koyuveriyorum. İki dakkada hazırlanıp hemen pişiveriyorlar.

Malzemeler:
1 yumurta
1 çay bardağı şeker
1/2 bardak süt
1 çay bardağı sıvı yağ (fındık yağı, mısırözü vb.)
2 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 paket vanilya
Limon kabuğu rendesi
1-2 avuç fındık
Tüm malzemeleri çırpma kabına ekleyip iyice çırpın. Muffin kalıbına kağıt kek kalıpları yerleştirip, birer kaşık kek hamurunu kalıplara dökün. Üzerlerine fındıkları bütün olarak saplayın. 180 derecede, önceden ısıtılmış fırında 20-30 dakikada (üzerleri altın rengi olana kadar) pişirin. Mmmm....Bir de tavşan kanı çay demleyin.. Afiyetle yiyin:)

Tonton Poğaçalar




Bugün sizlere Hatice hanımın tonton mu tonton poğaçalarını takdim ediyorum. Yumuşacık, puf puf poğaçalar sabah kahvaltılarında hem göze, hem de mideye hitap ediyorlar.
Ellerine sağlık Hatice'cim..


Malzemeler (2 tepsi için):

  1. 2.5 su bardağı ılık süt
  2. 1 su bardağı sıvı yağ
  3. 1/2 çay bardağı şeker
  4. 2 tatlı kaşığı tuz
  5. 1 paket yaş maya
  6. 2 yumurtanın akı içine, sarısı üstüne
  7. Aldığı kadar un

Malzemeleri sırasıyla hamur yoğurma kabına ekleyerek kulak memesi kıvamında bir hamur elde edin. Mayalanması için 1 saat bekleyin. Mayalı hamurdan parçalar koparıp elinizde düzleştirerek istediğiniz içi (peynirli, kıymalı) koyayak ikiye kapatın. Yağlanmış fırın tepsisine dizerek bir süre daha kabarması için fırında bekletin. Üzerlerine yumurta sarısı sürerek orta hararetli fırında üzerleri kızarana kadar pişirin. Afiyet olsunnn...

04 Mart 2007

ÇAVDARLI TAVA EKMEĞİ

Tam da günlüğümle ilgilenmeye niyet etmiştim. Pişirdiğim yemekleri resimleyemez oldum. Niye mi?? Daha 1. sınıfa giden oğlum, fotoğrafçılık dersleri alıyor da ondan.. Bizim fotoğraf makinesi okula gitti, ben de kalakaldım işte böyle:(.. Şimdi ucuzundan bir fotoğraf makinesi edinmek lâzım. Bugün de öyle istedim ki yaptığım ekmekleri görüntülemeyi.. Neyse, en azından tarifini sizlerle paylaşayım, belki denemek istersiniz..

ÇAVDARLI TAVA EKMEĞİ (Lezzet Dergisi, Şubat 2007 sayısından)

Malzemeler:
Ekmek hamuru için:
  • 500 gr Söke Çavdar Unu Karışımı
  • 320 ml süt
  • 40 gr. eritilmiş ılık tereyağı
  • 2 çay kaşığı tuz (tarifte var ama bence çıkarmak lâzım, zaten ekmek karışımında tuz olduğundan fazla geliyor)
  • 2 çay kaşığı kuru maya (paketten çıkan mayayı kullanabilirsiniz)
  • 3 çay kaşığı toz şeker

Üzeri için:

  • 1 yumurtanın sarısı
  • 1 çorba kaşığı su
  • 1 ç.k. susam
  • 1 çorba kaşığı çörekotu
  • 1 tatlı kaşığı keten tohumu

Yapılışı:

  • Sütü (ılık olacak) ekmek pişirme makinesinin haznesine dökün. Çavdar unu karışımını sütün üzerini tamamen örtecek şekilde ekleyin. Haznenin bir köşesine tuz, karşı köşesin şeker, diğer köşesine yağ ilave edin. Unun ortasını hafifçe açıp mayayı ekleyin.
  • Hazneyi makineye yerleştirip hamur programında makineyi çalıştırın. Program bittiğinde hamuru unlanmış çukur bir kaba alın. Üzerini hafif yağlanmış folyoyla kapayıp buzdolabında birkaç dakika bekletin.
  • Hamuru un serpilmiş tezgahın üzerine alıp elinizle rulo yapın. 19 eşit bezeye ayırın. Bezeleri elinizde yuvarlayıp top şekline getirin. Yağlanmış kelepçeli kalıba yan yana halka şeklinde dizin. Kalıbın üzerini hafif yağlanmış folyoyla kaplayın. 30-35 dakika oda ısısında bekletin.
  • Folyoyu çıkarın. Yumurta sarısını suyla çırpıp ekmek hamurlarının üzerine sürün. Susam, çörekotu ve keten tohumu değişimli olarak serpiştirin. Önceden ısıtılmış 200 dereceye ayarlı fırında 35-40 dakika pişirin. Sıcak veya ılık servis yapın.

Afiyetle kalın... İyi haftalar herkese...

18 Şubat 2007

ZEYTİNYAĞLI HAVUÇ YEMEĞİ

Neden bu kadar ihmâl ettim bloğumu? Aslında "anne"nin mesajı olmasaydı, bu tarif tozlu raflarda bekliyor olacaktı. Gerçekten de ev, iş, doktora dersleri derken yine unuttum küçük tatları:) Bu aralar oldukça yoğun günler yaşıyorum. Eşimin iş nedeniyle İstanbul'a gitmesi de blog çalışmalarımı aksattı açıkçası. Sadece hafta sonları eve geldiğinden, cumartesi-pazar da koşuşturma içinde geçiyor. Her neyse, bundan sonra en az haftada bir tarif vermeye gayret edeceğim. Gelelim zeytinyağlı havuç yemeğimize... Annemin favori zeytinyağlı yemeklerinden birisidir bu yemek. Hafif ve lezzetli bir tat, üzerine sarmısaklı yoğurtta pek yaraşır. Gelelim malzemelerimize...

Malzemeler:

  • 4-5 orta boy havuç
  • 1 kuru soğan
  • 3 diş sarımsak
  • 1 avuç pirinç
  • isteğe göre bir kesme şeker (havuç zaten tatlı olduğundan ben eklemiyorum)
  • sızma zeytiyağı (miktarını göz kararı ayarlıyorum)
  • dereotu
  • tuz

Düdüklü tencereye yemeklik doğranmış soğanı, kıyılmış sarmısağı, çubuk kesilmiş ve ikiye bölünmüş havuçları, bir tutam tuzu koyup iyice ovuşturuyoruz. Pirinci ve zeytinyağını ekleyip, az su koyup kapağı kapatıyoruz. Buhar çıktıktan sonra 10 dakika pişmeye bırakıyoruz (Düdüklüye göre değişebilir bu süre, havuçlar yumuşayıp, pirinçler pişene kadar diyelim). Ilıyınca, üzerini ince kıyılmış dereotu ile süslüyoruz. Arzu edenler, sarmısaklı yoğurtla yiyebilir, çok lezzetli oluyor.

Afiyet olsun...

27 Ağustos 2006

JAPON YEMEKLERİ

Sıra geldi Japon yemeklerinden bahsetmeğe... Japon yemekleri, çoğu kişi için, özellikle Türk yemeklerinden sonra çok farklı gelebilir. Evet, çok değişik bir mutfak, ama çok da sağlıklı. Çin mutfağından farklılığı, daha az yağlı ve balık ağırlıklı olması. Bir adada yaşayınca, doğal olarak balık ağırlıklı besleniliyor. Öyle ki, gerçekten de balığı çiğ dilimleyip tüketiyorlar (sashimi). "Wasabi" denen, "horse radish" (at turpu olarak mı çevrilir bilemiyorum) macun kıvamında yeşil bir sosları var, "sushi"de ve çiğ balıkla çok tüketiliyor. Özelliği, mikropları öldürmesiymiş. Bir tür antiseptik madde yani. Yalnız çok kullanmamak lâzım, insanın burnundan çıkan bir acısı var! Ben "tempura"yı (Tempura aslinda Japonlarin her turlu sebze, hatta deniz urunleri icin kullandiklari bir pisirme teknigine verilen ad. Bir hamura bulayip bol yagda kizartma sekli oluyor diyor Zinnur) Soldaki resimde görülüyor; resmin kaynağı:Wikipedia ) çok sevdim.
Bir gece bir Japon ailenin yanında misafir oldum. İşte o akşam yediklerimin bir bölümü:

Solda gördükleriniz arasında, bir soslu sebze kızartması var ki, muhteşem bir tat! Hatırladığım kadarıyla şöyle yapılıyor: soya sosu, sirke ve suyu karıştırıp, biber, patlıcan, vb. kızartıyorsunuz ve bu sosa yatırıyorsunuz. Görüntü muhteşem, lezzet bir o kadar muhteşem. Tatlı küçük patatesler, taze soya fasulyesi (bezelyeye benziyor), karides böreği, saşimi, sushi, ... yanında da tabi ki sake (pirinç şarabı). Çok güzel bir geceydi. Ev sahibim olan Oba-san ve eşini hiç unutmayacağım...

19 Ağustos 2006

JAPONYA YOLCULUĞU-2

Japonya izlenimlerimi anlatmaya devam ediyorum... Önceki yazımda bahsettiğim küçük kız Sadako'yu simgeleyen "çocuklar anıtı" ve ilkokul çocuklarının barış adına yaptıkları kağıt kuşlar çok etkiledi beni...
Bir de yemekler var tabii... Türkiye'den iki kişi gittik Japonya'ya.. Ve gittiğimiz günün ertesi eğlence hayatına atıldık :)) Daha önce Japon barlarının (İzakaye deniyor sanırım) özgün olduğunu duymuştuk ve şans eseri bir aile işletmesinde akşam yemeği yedik. Aşağıda arkadaşınızı çorba içerken (ya da yerken :) görüyorsunuz).




Gördüğünüz gibi acemice de olsa yemeye gayret ediyorum:)

15 Ağustos 2006

JAPONYA YOLCULUĞU-1




Arkadaşlar bu sene leyleği havada gördüm galiba.. 21 Haziran/5 temmuz 2006 tarihlerinde Japonyadaydım. Yaşamım boyunca görmeyi hayal bile etmediğim yerleri gezdim, dolaştım ve bir çok ülkeden arkadaşlarım oldu. Bu şansı, Japon Vakfının her sene dünyanın her yerinden öğretmenlerin katıldığı kültür tanıtım programı sayesinde yakaladım. Uzun zamandır blogda bir şey yayınlama fırsatım olmamıştı, ama bu sefer bir döndüm pir döndüm.. Resimleri ve anılarımı sizlerle paylaşabilmek çok güzel! Soldaki fotoğrafta Hiroshima'daki Barış Müzesinin bahçesinde yer alan atom bombasının atıldığı tarihte ayakta kalan tek binayı görüyorsunuz. Atom bombası her yeri, her şeyi kasıp kavurmuş ve bir tek bu bina ayakta kalmış. Savaşın masum insanları nasıl yok ettiği müzede sergileniyor. Beni en çok etkileyen Sadako'nun öyküsü oldu. Sadako, bombanın atılmasından yaklaşık 10 yıl sonra lösemiye yakalanıp ölen 10 yaşlarında küçük bir kız. Müzenin parkında savaşta ölen çocuklar anısına onu simgeleyen bir anıt yapılmış. Sadako, hastanede kaldığı sürece, kağıttan küçük kuşlar yapıyor. 1 milyon kuşu tamamlarsa, iyileşeceğine inandırıyor kendini.. Ancak tamamlayamadan hayatını kaybediyor. Sınıf arkadaşları, Sadako'nun yaptığı 500 bin kuşu 1 milyona tamamlıyor ve onu bu kuşlarla toprağa veriyorlar. Daha sonra da yine arkadaşlarının düzenlediği bir kampanyayla Müze bahçesine "Children's Memorial" (Çocuklar Anıtı) inşa ediliyor. Buraya herkes Sadako'nun kağıt kuşlarından yapıp, barış mesajlarıyla birlikte bırakıyorlar. Bu günlerde barış mesajlarına ne çok ihtiyacımız var.. Ama o da yetmiyor küçük yavruları kurtarmaya...

Japonya'da Tokyo, Hiroshima, Kyoto ve Yokohama şehirlerini gezdik. Bol bol tapınakları, tarihi yerleri dolaştık. 15 ülkeden 51 öğretmenin katıldığı bu programda, farklı ülkelerden bir çok öğretmen arkadaşım oldu. Resimleri ve anıları sizlerle paylaşmaya devam edeceğim. En üstteki resimde Shogun hükümdarlarının kaldığı bir kalenin bahçesinde çekildi. Japonya'da, biraz da dinî inanışlarının da etkisiyle doğayla uyuma çok önem veriliyor. Bahçeleri de çok güzel bildiğiniz gibi..

29 Nisan 2006

bahar yorgunluğu

Merhabalarrr!!

Uzunca bir aradan sonra bir merhaba demek için oturdum bilgisayarın önüne.. Bu "blog" arkadaşlığı ne güzelmiş!! sevgili hülya (çay saati) sağolsun merak etmiş neredeyim diye. Valla arkadaşlar bende bir yorgunluk hali var sormayın.. Kiloları da aldım (10-15 kilo vermem lazım) yerimden kıpırdayacak halim yok... İnşallah önümüzdeki günlerde bol hareket ve dengeli bir beslenme rejimiyle eski formuma kavuşurum. Bu arada da bu konuda tavsyelerinizi de duymak isterim. Zira ben sürekli kilo verip alan biri oldum son yıllarda "yoyo effect :("diyorlarmış buna..

07 Mart 2006

Ali Nazik





Patlıcan yemeklerini pek severim. Mevsimi olmasa da arada iyi oluyor. Ali nazik de hem pratik hem de lezzetli bir yemek. Patlıcanları közlemek yerine hazır konserve köz patlıcan da kullanabilirsiniz.

Malzemeler:

1 kg. patlıcan
1/2 kg. kıyma
1 soğan
2 kaşık zeytinyağı(tercihe bağlı)
3-4 sivri biber
1 tatlı kaşığı biber salçası
süzme yoğurt
2-3 diş sarımsak
cherry domates
tuz, karabiber, pul biber

Patlıcanları közleyip, soyduktan sonra kararmaması için limonlu, unlu suda bekletin. Bir tavada zeytinyağında yemeklik doğranmış soğanı sarartın, ince kıyılmış biberi (isterseniz biberi de közleyebilirsiniz) ve kıymayı ilave edin, kıyma suyunu çekince tuz, baharat ve salçayı ilave edip bir iki dakika daha pişirin. Bir fırın kabına, ince kıyılmış közlenmiş patlıcanları (suyu sıkılmış ve sarmısaklı yoğurtla karıştırılmış halde) yayın. Üzerine kıymalı karışımı ekleyin ve 5 dk. 200 derecede fırınlayın. Fırından çıkardıktan sonra cherry domates ve maydonozla süsleyebilirsiniz.